Polis memuru İsmail yaşar
Merhaba sevgili okurlarım;
Geçtiğimiz günlerde bir polis memuru daha yaşamına son verdi. Adının İsmail Yaşar olduğunu biliyoruz; bilmediğimiz ise onu bu karanlığa sürükleyen mekanizmanın tam olarak ne olduğu. “Kişisel sorunlar” diyerek geçiştirmeye hazır bir düzenimiz var. Böyle olduğunda herkes rahatlıyor, çünkü herkesin sorumluluğu hafifliyor. Ama mesele gerçekten bu kadar basit olabilir mi?
Bir polis memuru…
Her gün sokakların yükünü omuzlarında taşıyan, şiddetin, öfkenin, belirsizliğin tam ortasında görev yapan biri. Kurum içi baskı, yoğun mesailer, mobbing iddiaları, adalet duygusunun törpülenmesi, toplumun beklentileri ve nihayetinde tükenen bir ruh. Bunların hiçbirini konuşmadan “kişisel mesele” demek, aslında toplumca işlediğimiz en büyük kolaycılık.
Tam da bu yüzden şu söz akla geliyor:
“Bir insan susarak ölüyorsa, orada sadece bir hayat değil; bir toplumun vicdanı da yaralanmıştır.”
Asıl sorun, kurumların kendi çalışanlarının ruh sağlığıyla ilgilenmeyi hâlâ bir “lüks” olarak görmesi. Toplum, polisinden memnun değil. Polis kendi halinden memnun değil bu kısır döngü de kalmaktan yorulduk.
Meslek içi psikolojik destek hâlâ formalite. Amirler, yıllardır aynı söylemi tekrarlıyor: “Kapımız açık.” Ama o kapıdan girenin üstüne görünmez bir etiket yapıştırılıyor: “Dayanamadı.” Ve kimse o etiketi taşımak istemiyor. Adalet kelimesi vicdanımızla bütünleşemiyor ne yazık ki bu toplumda. Bir evladımızı da koruyamadık.
Peki biz?
Toplum olarak bu yükün neresindeyiz? Polis yıprandığında onu sadece görev hatasıyla anıyoruz. Oysa en ufak bir hata gölge gibi büyüyor, başarıları görünmez oluyor. Bir polis memurunun ruh sağlığı bozulunca, bunun ardındaki koşulları sorgulamak yerine “görevin gereği” deyip geçiyoruz.
İsmail Yaşar’ın ölümü, tek bir kişinin dramı değil; bu ülkenin çalışma kültürünün, kurum içi iletişiminin, ruh sağlığı anlayışının ve vicdanının bir aynasıdır.
Ve o aynaya bakmamak için elimizden geleni yapıyoruz.
Gerçek soru şudur:
Kaç memur daha sessizce çığlık atmak zorunda kalacak ki bu düzen değişsin?
Kaç kere “ihmal yok” diyen açıklamalar duyacağız?
Kaç hayat daha sığacak bu istatistiklere?
Biz bu soruları sormadıkça, bugün İsmail’in adını okuruz, yarın bir başkasını. Oysa her kaybın ardında aynı karanlık, aynı dikkatsizlik, aynı duyarsızlık var.
Bir memur intihar ettiğinde, tetiği yalnızca o çekmiş olmuyor; o tetiğe parmağını koyan bir sistem var. Değişmediği sürece de bu acı haberler bitmeyecek. Bir daha ki yazımda görüşmek dileğiyle….
